Mezmurlar 10. Bölümü Kutsal Kitap'tan Okuyun
GİRİŞ
Bazen insanın Tanrı hakkında en zor söylediği cümle, “Tanrı yok” değildir. Daha zor olanı şudur: “Tanrı var; ama neden hiçbir şey yapmıyor?” Mezmurlar 10 tam bu karanlık yerden konuşur. Dua eden kişi Tanrı’nın varlığını tartışmaz. Tam tersine ona doğrudan seslenir. Fakat gördüğü dünya ile inandığı Tanrı’nın karakteri arasında can acıtan bir mesafe vardır. Mazlum avlanıyor, güçsüz tuzağa düşüyor, açgözlü övünüyor, masum pusuda öldürülüyor; bütün bunları yapan kişi de sanki hiçbir hesap günü gelmeyecekmiş gibi rahatça yoluna devam ediyor. Böyle bir dünyada iman, kolay sloganlarla ayakta kalmaz.
İlk soru keskindir: “Ya RAB, neden uzak duruyorsun?” Bu, inançsızlığın değil, ilişki içindeki acının sorusudur. Mezmur yazarı Tanrı’dan vazgeçmediği için Tanrı’ya itiraz eder. Sessizliği başka bir kapıya taşımaz; Tanrı’nın kendisine taşır. Kutsal Kitap’ın dua dili burada şaşırtıcı derecede dürüsttür. Tanrı’nın yakınlığını hissetmediğimizde bile ona yakınmış gibi rol yapmamızı istemez. Fakat aynı mezmur, hissedilen uzaklığın Tanrı’nın gerçekten görmediği anlamına gelmediğini de yavaş yavaş ortaya çıkarır.
Mezmurun ortasında kötü insanın iç sesi defalarca duyulur: “Sarsılmam.” “Tanrı unuttu.” “Asla göremez.” “Hesap sormaz.” Bunlar yalnız düşünce değildir; bir hayat tarzının teolojisidir. İnsan Tanrı’yı ağzıyla inkâr etmese bile, hiç hesap vermeyecekmiş gibi yaşayarak onu hayatından çıkarabilir. Mezmur tam burada yön değiştirir. Mazlumun gözünde gizlenmiş görünen Tanrı için 14. ayet, “Oysa sen… görürsün” der. Sonunda da ufuk açılır: İnsan korku saçabilir, ama insan yalnızca insandır. RAB ise sonsuza dek Kral’dır.
01 — METNİ ANLAYIN
Tanrı Uzak Göründüğünde Dua Susmuyor
Mezmur 10’un başında bir başlık yoktur. Bu, Mezmurlar kitabının ilk kısmında dikkat çekicidir. Üstelik Mezmurlar 9 ile 10 arasında edebî bağlar vardır: İbranice alfabetik düzen bir mezmurdan ötekine devam eder; eski Grekçe ve Latin geleneklerde iki mezmur tek bir mezmur olarak sayılmıştır. Yine de elimizdeki İbranice ve modern bölümleme Mezmur 10’u ayrı bir çalışma birimi olarak verir. Mezmur 9’daki temaları hatırlamak yararlıdır; yine de Mezmur 10’un kendi sesini kaybetmemek gerekir. Önceki mezmur Tanrı’nın tahtını ve ezileni unutmadığını güçlü biçimde ilan etmişti. Şimdi aynı inanç, hayatın acı tecrübesiyle karşılaşır: “Öyleyse neden uzakta görünüyorsun?”
Bu soru Kutsal Kitap imanının zayıflığı değil, cesaretidir. Mezmur yazarı sıkıntıyı makyajlamaz. Tanrı’ya “Sanki kendini gizliyorsun” diyecek kadar açıktır. İbranicede ilk ayetin ikinci yarısı gerçekten de “sıkıntı zamanlarında gizlenmek” düşüncesini taşır. Metin, bunun Tanrı’nın nesnel olarak ilgisiz olduğu anlamına geldiğini söylemez; dua eden insanın yaşadığı deneyimi söze döker. Buradaki ayrım önemlidir. Acı çeken birine hemen “Tanrı aslında yanında, böyle hissetmemelisin” demek, mezmurun izin verdiği yas alanını daraltabilir. İnanç, her zaman duygularımızı inkâr etmek değildir; bazen onları Tanrı’nın önüne olduğu gibi koymaktır.
Fakat 2–11. ayetler yalnız mezmur yazarının duygularını anlatmaz. Tanrı’nın neden uzak göründüğünü düşündüğünü de gösterir. Sorun soyut değildir. Kötü insan “mazlumu avlar.” Dil rastlantısal değildir: avcı, pusu, aslan, ağ gibi imgeler peş peşe gelir. Güçlü kişi güçsüzü yalnız yenmiyor; onu izliyor, fırsat kolluyor, tuzağa düşürüyor, eziyor. Şiir, kötülüğün soğuk ve planlı tarafını görünür kılar. Zulüm bazen öfke patlaması değildir. Hesaplanmış olabilir. Sistem kurabilir. İnsanların zayıflığını okuyabilir ve bundan çıkar sağlayabilir.
Üstelik mezmur yalnız yumruktan söz etmez. 7. ayette ağız, dil, hile ve zulüm aynı portrede birleşir. Söz de bir av aracına dönüşebilir. Bir insanı itibarsızlaştırmak, yanlış bilgiyle köşeye sıkıştırmak, tehdit ederek susturmak, sözleşmenin küçük harflerine saklanmak ya da gücü olanın anlatısını “tek gerçek” hâline getirmek fiziksel darbeye ihtiyaç duymadan da insanı ezebilir. Romalılar 3:10–18 Pavlus’un insanlığın günahını anlatırken bu tür Mezmur dilini kullanması tesadüf değildir. Kötülük yalnız kalpte saklanan niyet değildir; ağızdan çıkar, ilişki kurar, düzen oluşturur ve başkasının yaşam alanını daraltır. Bu yüzden mezmurun adalet özlemi yalnız bireysel kabalığın sona ermesi değildir. Gücün insanları avlamak için kullandığı yolların da açığa çıkmasını ister.
Kötünün portresi dış davranıştan iç dünyaya doğru ilerler. Önce arzularıyla övünür; sonra Tanrı’yı hor görür; ardından “Tanrı yok” diye düşünür. Türkçe metnin 4. ayette kullandığı bu ifade, bağlamda öncelikle felsefî bir ateizm bildirisi değildir. 11 ve 13. ayetler kötü insanın asıl varsayımını açar: Tanrı görmeyecek, hatırlamayacak, hesap sormayacaktır. Yani sorun, “Tanrı diye bir varlık yoktur” düşüncesinden daha somut olabilir: “Varsa bile hayatıma karışmayacak.” İnsan ibadet dilini koruyup yine de para, güç, cinsellik, iş, aile veya başkalarına davranışı konusunda hiç hesap vermeyecekmiş gibi yaşayabilir. Mezmur 10’un teşhisi bu yüzden rahatsız edicidir. Pratik tanrıtanımazlık bazen ateist bir sloganla değil, hesap sorulmayacağına duyulan rahatlıkla görünür.
5. ayet daha da zor bir gerilim kurar: kötünün yolları başarılı görünür. Kutsal Kitap burada “kötü olursan mutlaka hemen çöker, iyi olursan hemen yükselirsin” gibi basit bir ahlak matematiği sunmaz. Tam tersine, dua eden kişi kötünün süreklilik kazanan başarısını gözlemliyor. Bu tema daha sonra Mezmur 73’te çok daha uzun biçimde işlenecektir. Kötünün başarısı Tanrı’nın onayı değildir. Görünür sonuç, kullanılan yöntemin ahlaki doğruluğunu kanıtlamaz. Bazen zulmeden insanın hesabı hemen görülmez; bazen onun ağı, dışarıdan bakıldığında uzun süre iyi çalışır. Tam bu gerilim içinde mezmur “Kalk, ya RAB” diye dua eder.
Kötü kişinin üç iç cümlesine dikkat etmek gerekir. Önce “Ben sarsılmam” der. Sonra “Tanrı unuttu” der. Ardından “Tanrı hesap sormaz” diye düşünür. Burada gurur yalnız “kendimi seviyorum” değildir. Gurur, insanın kendi kalıcılığına inanmasıdır. Kendisini tarihin merkezine koyar; kırılganlığını unutur. Mezmurun son ayeti bu yanılsamayı tek bir ifadeyle deler: “ölümlü insan.” Kendisini sarsılmaz gören kişi topraktan gelen, ölümlü bir insandır. Karşısında ise hükümdarlığı sona ermeyen RAB vardır. Şiirin teolojik cevabı, kötünün büyüklüğünü küçümsemek değil; onu Tanrı’nın kalıcılığı karşısında doğru ölçüye yerleştirmektir.
“Sen Gördün”: Kötünün Teolojisini Bozan Tek Cümle
Mezmurun ilk yarısında kötü insanın gözü sürekli kurbanın üzerindedir. 8. ayette çaresizi sinsice gözler; 9. ayette aslan gibi pusuda bekler. Göz, burada denetimin aracıdır. Güçlü kişi kimi avlayabileceğini gözler. Buna karşılık Tanrı’nın görmediğini varsayar. Zulmeden insan başkasını dikkatle izlerken kendisinin izlenmediğine inanır. 14. ayetin gücü tam burada ortaya çıkar: “Oysa sen… görürsün.”
Bu, yalnız “Tanrı her şeyi bilir” biçiminde soyut bir her şeyi bilme öğretisi değildir. Mezmur daha somut konuşur: Tanrı sıkıntıyı ve acıyı görür. Yani görülen şey yalnız olay değildir; olayın kurbanda bıraktığı ağırlık da Tanrı’nın dikkatindedir. İnsan mahkemeleri kanıt görebilir ama kalpteki korkuyu, uykusuz geceleri, aşağılanmanın bıraktığı izi bütünüyle ölçemez. Mezmur, Tanrı’nın acıyı görmesini adaletin parçası yapar.
“Görmek” ile “yardım etmek” burada birbirinden kopmaz. Türkçe çeviri, Tanrı’nın acı çekenleri yardım etmek için izlediğini söyler. İbranice ifade dilbilimsel olarak zor olsa da metnin hareketi nettir: Tanrı gözlemci bir seyirci değildir. Mazlum kendisini onun eline bırakabilir. Özellikle “öksüzün yardımcısı sensin” sözü, Eski Antlaşma’nın daha geniş adalet diliyle uyumludur. Baba kaybı antik toplumda yalnız duygusal değil, ekonomik ve hukuki kırılganlık da doğurabilirdi. Bu yüzden öksüz, dul ve yabancı sık sık korunması gerekenler arasında anılır. Tanrı’nın büyüklüğü yalnız gökteki egemenliğinde değil, gücü az olanın davasına eğilmesinde görünür. Mezmurlar 68:5 Tanrı’yı öksüzlerin babası ve dulların savunucusu olarak anar.
Burada önemli bir pastoral düzeltme gerekir. “Tanrı görüyor” sözü, acı çeken kişiyi susturmak için kullanılırsa mezmurun yönünü tersine çeviririz. Mezmur yazarı zaten Tanrı’nın var olduğuna inanır; yine de “Neden?” diye sorar, “Kalk!” diye seslenir ve adalet ister. Dolayısıyla “Tanrı görüyor” demek, “O hâlde şikâyet etme” anlamına gelmez. Tam tersine, Tanrı gördüğü için dua eden kişi şikâyetini ona taşıyabilir. İlahi bilgi, insanın sessiz kalmasının değil, Tanrı’dan müdahale istemesinin temelidir.
15. ayette dua sertleşir: “Kötünün, haksızın kolunu kır.” Antik şiirde “kol” güç ve etkinlik simgesidir. Bu nedenle duanın hedefi yalnız bedensel zarar istemek diye daraltılmamalıdır; zalimin ezme kapasitesinin kırılması istenir. Yine de metnin sertliğini cilalamamak gerekir. Bu bir adalet çığlığıdır. Kurban, zulmeden kişinin gücünün sona ermesini istiyor. Kutsal Kitap bize böyle duaların varlığını saklamaz.
Fakat kilise bu sözden fiziksel kutsal savaş yetkisi çıkaramaz. Mezmur, adaleti Tanrı’ya çağırır; dua eden kişi kendisini ilahi cellat ilan etmez. Yeni Antlaşma bu çizgiyi daha da belirginleştirir. Romalılar 12:17–21 kişisel öcü reddeder ve kötülüğü iyilikle yenme çağrısı yapar. Bu, adaletin önemsiz olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, kişisel intikam ile adalet talebini birbirinden ayırır. Bir mağdur hem kötünün gücünün durmasını isteyebilir hem de kendisini nefretin yönettiği bir kişiye dönüştürmemeyi öğrenebilir. Bu ikisi aynı şey değildir.
“Kötülüğünün hesabını sor” duası da mezmurun merkezindedir. İbranicede “aramak/sormak” anlam alanındaki fiil, 13. ayette kötünün “Tanrı hesap sormaz” varsayımına karşı cevap verir. Kötü insan, Tanrı’nın aramayacağını düşünür; dua eden kişi ise Tanrı’dan kötülüğü arayıp hesabını sormasını ister. Şiirin mantığı neredeyse mahkeme dili taşır. Kötülük kayıtsızlığa bırakılmayacaktır. Gizli kalması, Tanrı’nın kayıtlarından silindiği anlamına gelmez.
Burada “hesap” fikri intikam duygusundan daha geniştir. Bir kötülüğün adının konması, failin sorumluluğunun belirlenmesi ve mağdurun yaşadığının gerçek sayılması adaletin parçalarıdır. Bazı yaralar yıllar boyunca kimse tarafından ciddiye alınmadığı için iki kere acıtır: önce olayın kendisi, sonra inkârı. Mezmur, Tanrı’nın ikinci yarayı da gördüğünü söyler. “Kimse bilmiyor” ile “Tanrı bilmiyor” aynı cümle değildir. Bu, insan mahkemelerini gereksiz kılmaz; tam tersine, doğru soruşturma, güvenli sınırlar ve hesap verebilirlik için ahlaki zemin sağlar. İlahi yargıya inanmak, dünyadaki sorumluluk mekanizmalarından kaçmanın bahanesi değil; gerçeği örtmemenin nedenlerinden biridir.
Bu nokta Romalılar 3:10–18 ile birlikte okunduğunda daha da rahatsız edici hâle gelir. Pavlus, insanlığın günahını anlatırken Mezmurlar’daki ağız, dil ve şiddet imgelerini kullanır. Böylece Mezmur 10’u yalnız “çok kötü insanlar hakkında bir metin” diye uzakta tutmak zorlaşır. Elbette mezmur gerçek mağdur ile gerçek zalim arasındaki ahlaki farkı yok etmez. Bir kurbana “sen de günahkârsın” diyerek failin sorumluluğunu bulanıklaştırmak kabul edilemez. Fakat kanonik bağlam, kötülüğün tohumlarının insan yüreğine yabancı olmadığını da hatırlatır. Gücü elimize aldığımızda kimi görmezden geliyoruz? Hesap vermeyeceğimizi düşündüğümüzde nasıl davranıyoruz? Mezmur hem zulmü teşhis eder hem okuyucunun kendisini bütünüyle güvenli bir ahlaki mesafeye yerleştirmesine izin vermez.
Ölümlü İnsan Dehşet Saçar, Ama Sonsuz Kral Son Sözü Söyler
Mezmurun son üç ayeti havayı değiştirir. İlk ayette Tanrı uzak görünüyordu; 16. ayette RAB “sonsuza dek Kral” olarak ilan edilir. Bu değişim, aradaki bütün problemlerin çözüldüğü anlatıldığı için gerçekleşmez. Bize kötülerin nasıl durdurulduğunu anlatan bir sahne verilmez. Bir mahkeme kararı, mucize, savaş ya da tarihsel sonuç kaydedilmez. Değişen şey, dua eden kişinin gerçeği yeniden hangi merkezden gördüğüdür.
“RAB sonsuza dek kral kalacak” sözü siyasi bir slogan değildir. Tanrı’nın egemenliği, yeryüzündeki herhangi bir ulusun, partinin, liderin ya da rejimin kutsanması anlamına gelmez. Mezmurdaki insan iktidarı tam tersine sorgulanır. Güçlü kişi kendisini sarsılmaz sanıyor; Tanrı’nın krallığı onun bu iddiasını kırıyor. Modern okuyucu açısından da metnin yönü budur: hiçbir insan iktidarı Tanrı’nın tahtıyla özdeşleştirilemez. Tanrı’nın krallığını kendi siyasi projemize yapıştırdığımızda, mezmurun eleştirdiği kibri dinsel dil içinde yeniden üretebiliriz.
17. ayet dua edenin beklediği cevabı iki kısa hareketle anlatır: RAB mazlumun dileğini duyar ve yüreğini güçlendirir. İbranicede “yüreği sağlamlaştırmak/hazırlamak” anlamı taşıyan ifade önemlidir. Tanrı’nın müdahalesi yalnız dış dünyayı değiştirmekle sınırlı değildir; baskı altında çöken insanın iç dünyasını da ayakta tutar. Fakat bunu “şartlar değişmese de sadece iç huzur yeter” diye ruhsallaştırmak da doğru olmaz. Bir sonraki ayet açıkça adalet ister: öksüze ve ezilene hakkını vermek. Tanrı hem kalbi güçlendirir hem davayı görür. İç teselli, dış adaletin yerine konmaz.
Ayrıca “yüreği güçlendirmek” mağdura “daha dayanıklı olsaydın böyle etkilenmezdin” demek değildir. Metin, yükün gerçekliğini kabul ettikten sonra Tanrı’nın kırılmış insanı içeriden toparlamasından söz eder. Travmanın, korkunun ya da uzun süreli baskının bedende ve zihinde bıraktığı etkileri ruhsallık eksikliği diye etiketlemek bu mezmurun merhametine uymaz. Bazen Tanrı’nın yüreği güçlendiren yardımı dua, güvenli bir topluluk, profesyonel destek, hukuki koruma ve zamanın sabırlı işi aracılığıyla gelir. Mezmur yöntem listesi vermez; fakat ezilenin yeniden ayağa kalkmasını Tanrı’nın ilgisinin dışında bırakmaz.
Bu denge Luka 18:1–8 ile güçlü biçimde yankılanır. İsa Mesih, hakkını isteyen dulun ısrarını anlatırken Tanrı’nın seçtiklerinin gece gündüz yükselen çığlığına kayıtsız olmadığını vurgular. Benzetmenin amacı Tanrı’yı isteksiz bir yargıca benzetmek değildir; tam tersine, adaletsiz bir yargıç bile sonunda davranıyorsa adil Tanrı’nın kendi halkının davasını görmezden gelmeyeceğini göstermektir. Mezmur 10’un “Neden uzak duruyorsun?” sorusu bu yüzden imanın dışında değildir. Yeni Antlaşma da adalet geciktiğinde dua etmeyi bırakmamayı öğretir.
Son cümlenin ağırlığı özellikle büyüktür: “Bir daha dehşet saçmasın ölümlü insan.” İbranice burada insanın kırılganlığını vurgulayan bir sözcük kullanır. Mezmur boyunca aslan gibi tasvir edilen, ağ kuran, öldüren, eziyet eden, “sarsılmam” diyen kişi sonunda “yerden/topraktan insan” ölçüsüne indirilir. Bu, mağdurun yaşadığı korkuyu küçültmez. Zalim gerçekten korkutucudur; metin zaten bunu ayrıntılı biçimde anlatmıştır. Fakat korkutucu olmak ile mutlak olmak aynı şey değildir.
İman tam burada nefes alır. Kötülük güçlü olabilir ama sonsuz değildir. İnsan kurumları adaleti geciktirebilir ama Tanrı’nın unutkanlığı bundan çıkarılamaz. Fail kendisini görünmez sanabilir ama Tanrı “görür.” Güçlü kişi “hesap sorulmaz” diyebilir ama mezmur Tanrı’dan hesabı aramasını ister. İnsan kendisini sarsılmaz ilan edebilir ama sonsuza dek kral olan RAB değildir.
Bu, acının ortasında kolay bir mutlu son üretmez. Mezmur bize “yarın her şey düzelecek” sözü vermez. Daha sağlam bir şey verir: Tanrı’nın karakteri, kötü insanın kendisi hakkında söylediği yalandan daha gerçektir. Tanrı uzakta görünse bile görmezden gelmez. Mazlumun dileği onun kulağına ulaşır. Öksüzün davası önemsiz değildir. İnsan dehşet saçabilir; fakat son söz insanın değildir.
02 — BİRLİKTE ÇALIŞIN
- Mezmur 10’un ilk cümlesi Tanrı’ya oldukça sert bir “Neden?” sorusu soruyor. Kendi dua hayatınızda Tanrı’ya söylemekten çekindiğiniz hangi dürüst soru var? Bu mezmur o soruyu saklamadan Tanrı’ya götürme konusunda size ne öğretiyor?
- Kötü insanın içinden söylediği “Sarsılmam”, “Tanrı unuttu” ve “hesap sormaz” cümlelerini birlikte düşünün. Bu üç inanç bir insanın para, güç, ilişkiler veya başkalarının zayıflıkları karşısındaki davranışını nasıl şekillendirebilir?
- Mezmur, güçsüzlerin avlanmasını aslan, pusu ve ağ imgeleriyle anlatıyor. Bugün bir insanı fiziksel şiddet kullanmadan da “ağa düşürmek” hangi biçimlerde mümkün olabilir? Metnin dili size hangi sömürü biçimlerini daha görünür kılıyor?
- “Oysa sen… görürsün” sözü sizin için ne anlama geliyor? Bu cümleyi bir mağdura söylerken teselli etmek ile onu susturmak arasındaki fark nerede başlar?
- Mezmurun sonunda güçlü zalim “ölümlü insan” olarak adlandırılıyor. Sizi korkutan bir kişi, kurum veya güç karşısında bu bakış açısı neyi değiştirir; neyi değiştirmez? Gerçek tehlikeyi küçümsemeden Tanrı’nın krallığını nasıl hatırlayabiliriz?
03 — HAYATA TAŞIYIN
Tanrı’ya karşı dürüstlüğünüzü sansürlemeyin
Tanrı uzakta görünüyorsa bunu ona söyleyin. Dua, doğru duyguları sergilediğimiz bir sahne değildir. Bu hafta çözülmemiş bir konu seçin ve Tanrı’ya süslü olmayan iki ya da üç cümleyle anlatın: “Burada seni neden göremiyorum?” “Neden bu kadar uzun sürüyor?” “Neden müdahale etmiyorsun?” Sonra cevabı zorlamadan orada kalın. Mezmur 10, dürüst sorunun imansızlık olmak zorunda olmadığını gösteriyor.
Başarının ahlaki onay olmadığını hatırlayın
Mezmurdaki kötü insanın yolları başarılı görünür. Bu, özellikle sonuç odaklı kültürümüzde ciddi bir uyarıdır. Bir iş yöntemi para getiriyor, bir lider kalabalık topluyor, bir hizmet büyüyor ya da bir strateji “işe yarıyor” diye o yöntem Tanrı tarafından onaylanmış olmaz. Kendi hayatınızda yalnız sonuçlarına bakarak meşrulaştırdığınız bir yöntemi sorgulayın. “İşe yarıyor mu?” sorusunun yanına “Doğru mu?” sorusunu koyun.
Güçsüzün görünmediği yerde siz görün
Mezmur defalarca mazlum, çaresiz ve öksüzden söz eder. Bu insanlar çoğu zaman güçlülerin gündeminde değildir. Kendi çevrenizde sesi kolayca duyulmayan birini düşünün: yaşlı biri, yalnız bir çocuk, ekonomik olarak bağımlı bir kişi, göçmen, işyerinde söz hakkı az olan biri, bakım yükü altında kalan biri… Her şeyi çözmeye çalışmadan önce görün. Dinleyin. Mezmurun Tanrı hakkında söylediği “görür” fiili, Tanrı’nın halkında da dikkatli bir bakış doğurmalıdır.
Öfkenizi intikama değil adalet arayışına çevirin
“Kötünün kolunu kır” duası, kötülüğün durmasını isteyen sert bir çığlıktır. Eğer size ya da bir başkasına gerçek haksızlık yapılıyorsa bunu “bağışlamak gerekir” diyerek örtmeyin. Gerekiyorsa sınır koyun, kayıt tutun, yetkili makamlara başvurun, güvenliğinizi sağlayın, destek alın. Fakat mümkün olduğunca kişisel intikamı adalet arayışından ayırın. Amaç failin acı çekmesinden haz almak değil, kötülüğün gücünün durması ve doğru olanın ortaya çıkmasıdır.
“Nasıl olsa hesap vermem” alanlarınızı bulun
Mezmur 10’daki en korkutucu bozulma, kötünün Tanrı’nın hesap sormayacağına inanmasıdır. Kendi hayatınızda kimsenin görmediği için gevşettiğiniz bir alan var mı? Dijital alışkanlıklar, para kullanımı, vergi, iş etiği, aile içinde kullanılan dil, özel yazışmalar, cinsellik, güçsüz birine davranış… İnsan denetiminin olmadığı yer, karakterin en açık sınavlarından biridir. Tövbe bazen yeni bir davranıştan önce şu cümleyi yeniden öğrenmekle başlar: “Tanrı görüyor ve hayatım ona aittir.”
Acı çeken kişiye hızlı cevap vermek yerine yanında kalın
Birisi “Tanrı neden bir şey yapmıyor?” dediğinde hemen teolojik savunmaya geçmeyin. Mezmur 10’un kendisi bu soruyu Kutsal Yazı’nın içine almıştır. Bazen yapılacak en sadık şey açıklamak değil, dinlemektir. Kişinin yaşadığı haksızlığı küçültmeden, Tanrı’nın karakterini ucuz teselliye çevirmeden yanında durun. Gerekirse onunla birlikte adalet için dua edin. Bazı acılar önce cevap değil, tanık ister.
Son sözü kimin söylediğini her gün yeniden hatırlayın
Mezmur “RAB sonsuza dek kral kalacak” diyerek dünyanın bütün gürültüsünü yeniden ölçer. Bunu güncel siyasi sloganlara yapıştırmadan, kişisel korkularınızı küçümsemeden kullanın. Sizi sarsılmaz görünen bir güç korkutuyorsa onun adını zihninizde Tanrı’nın adıyla aynı büyüklükte yazmayın. İnsan ölümlüdür. Kurumlar değişir. Güç el değiştirir. RAB ise Kral’dır. Bu gerçek bütün sorunları o anda çözmeyebilir; ama korkunun size Tanrı’dan daha büyük bir dünya çizmesini engeller.
© 2026 Veritas Liberat. Tüm hakları saklıdır.

