Veritas LiberatAd Fontes · Ad Veritatem

Mezmurlar · BÖLÜM 39

Mezmurlar 39 — Bir Karış Ömür, Umudum Sende

Bazen insanın söyleyecek çok şeyi vardır ama söylememeyi seçer. Öfkeli olduğu için susar. Yanlış bir sözle daha büyük zarar vermekten korktuğu için susar. Karşısındaki kişinin söylediklerini çarpıtacağını bildiği için susar. Bazen de Tanrı hakkında ağzından ya

HEMEN BİR BÖLÜM SEÇİN

Kutsal Kitap’ı birlikte adım adım çalışalım.

Mezmurlar 39

Mezmurlar 39. Bölümü Kutsal Kitap'tan Okuyun

GİRİŞ

Bazen insanın söyleyecek çok şeyi vardır ama söylememeyi seçer. Öfkeli olduğu için susar. Yanlış bir sözle daha büyük zarar vermekten korktuğu için susar. Karşısındaki kişinin söylediklerini çarpıtacağını bildiği için susar. Bazen de Tanrı hakkında ağzından yanlış bir cümle çıkmasın diye kendini tutar. Mezmurlar 39 tam böyle bir sessizlikle başlar. Davut, dilini korumaya karar verir; kötünün yanında ağzına gem vuracaktır. İlk bakışta bu olgunluk gibi görünür. Ne var ki birkaç satır sonra sessizliğin içinde ateş büyümeye başlar.

Mezmur, konuşmak ile susmak arasında basit bir tercih yaptırmaz. Davut’un sorunu, yalnızca fazla konuşmak değildir. Acıyı yanlış yere dökme korkusuyla hiçbir yere dökememesi de onu içeriden yakar. Sonunda kelimeler taşar; fakat bu kez düşmana değil, Tanrı’ya yönelir. “Sonumu bana bildir” diye başlayan dua, bir anda hayatın uzunluğunu, insanın geçiciliğini, mal biriktirmenin boşluğunu, günahın ağırlığını ve Tanrı’nın terbiyesini aynı yerde buluşturur.

Bu mezmur ölüm hakkında düşünür, ama ölümü romantikleştirmez. Hayatı kısa bulur, ama anlamsız ilan etmez. Malın kalıcı olmadığını söyler, ama emeği değersizleştirmez. Tanrı’nın elinin ağır geldiğini anlatır, ama umudunu başka yere taşımaz. Tam ortada mezmurun yönünü değiştiren kısa bir cümle vardır: “Şimdi ne bekliyorum, ya Rab? Umudum sende.”

Böylece Mezmurlar 39 bize yalnız faniliğimizi hatırlatmaz. Faniliğin içinde kime dayanacağımızı sorar. İnsan bir soluk kadar kısa yaşasa da Tanrı’ya söylenen dürüst dua boşluğa karışmaz. Günlerimiz gölge gibi geçse de onları veren, sayan ve önünde yaşadığımız Tanrı değişmez.

01 — METNİ ANLAYIN

Dilimi tutarken içimde ateş büyüdü

Mezmur, Davut’un kendisine verdiği bir sözle başlar: Yollarına dikkat edecek, diliyle günah işlemeyecek, kötü kişi karşısındayken ağzına gem vuracaktır. Buradaki kaygı anlaşılırdır. İnsan baskı altındayken, suçlandığında ya da öfkelendiğinde söylediği sözlerle kendi acısına yeni bir günah ekleyebilir. Dil bazen kalpteki yangını dışarı taşıyan ilk yerdir. Davut bu tehlikeyi fark eder ve kendisini sınırlar.

Fakat şiirin ikinci hareketi bize başka bir tehlikeyi gösterir. Davut yalnız kötü sözleri değil, “iyi olanı” da söylemez hâle gelir. Sessizliği huzur üretmez; acısı daha da büyür. Yüreği kızışır, düşündükçe ateş alevlenir ve sonunda konuşmak zorunda kalır. Burada sessizliğin kendisi ne iyi ne kötüdür. Sorun, sessizliğin neye hizmet ettiğidir.

Kutsal Kitap bazen susmayı bilgelik sayar. Her tartışmaya cevap vermek zorunda değiliz; her suçlamayı aynı anda düzeltmek, her öfkeyi hemen kelimelere dökmek zorunda değiliz. Fakat acıyı sonsuza dek bastırmak da bilgelik değildir. Mezmur 39’da sağlıklı yön değişimi, Davut’un sonunda konuşmasıyla olur. Önemli olan, kime konuştuğudur. Dilini düşmana karşı dizginler; sonra yüreğini Tanrı’ya açar.

Davut’un ağzına “gem” vurması özellikle güçlü bir imgedir. Gem, hayvanın bütün gücünü ortadan kaldırmaz; yönünü ve hareketini sınırlar. Dilin disipline edilmesi de kişinin hiçbir duygu taşımaması değildir. İnsanın öfkesi gerçek olabilir, fakat öfkenin söylediği her cümle doğru değildir. Acı gerçektir, fakat acının ürettiği her suçlama adil değildir. Davut’un ilk kararı bu yüzden küçümsenmemelidir: Dilini günaha teslim etmemek istiyor. Sorun, sınır koymanın zamanla bütün konuşmayı susturmasıdır.

Mezmurun şiirsel hareketi bizi iki uçtan korur. Bir uç, “İçinden ne geliyorsa söyle; dürüstlük budur” anlayışıdır. Kutsal Kitap dürüstlüğü sorumsuz sözle eşitlemez. Öteki uç ise “İmanlı insan zor duygularını hiç dile getirmemelidir” anlayışıdır. Davut bu uçta da kalamaz; sessizlik acısını büyütür. Olgunluk, duyguyu inkâr etmek değil, onu doğru adrese ve doğru biçimde götürmektir. Dua bu yüzden dilin kontrolünü kaybetmek değil, dilin Tanrı’nın huzurunda doğruluk kazanmasıdır.

Bu ayrım pastoral açıdan önemlidir. “Susmak erdemdir” sözü, kötü muamele gören birini susturmak için kullanılmamalıdır. Bir insan tehdit, şiddet, taciz, sömürü veya haksızlık içindeyse güvenilir kişilere konuşmak, yardım istemek, kayıt tutmak ve gerekiyorsa yetkili mercilere başvurmak yanlış değildir. Mezmur, mağdurun sesini yok etmez. Davut’un yaptığı, öfkesini rastgele saçmak yerine onu Tanrı’nın önünde dürüstçe ifade etmektir.

Üçüncü ayetteki ateş imgesi de bunu gösterir. Bastırılmış acı yok olmaz. Adı konmayan korku, öfke veya yas insanın iç dünyasında başka biçimlerde büyüyebilir. Mezmur psikolojik bir tedavi yöntemi öğretmiyor; ama insanın içindeki yükü Tanrı’dan saklamanın ruhsal olgunluk olmadığını açıkça gösteriyor. Dua bazen güzel cümle kurmak değil, içimizde yanmakta olan şeyi Tanrı’nın önünde dürüstçe söylemektir.

Davut konuşmaya başladığında ilk isteği düşmanlarının yok olması değildir. Kendi faniliğini anlamak ister: “Sonumu bana bildir… ömrüm ne kadar kısa!” Acı, onun dikkatini başkalarının yaptıklarından kendi hayatının sınırlarına çevirir. Bu da mezmurun önemli dönüşlerinden biridir. Başımıza gelen haksızlık gerçek olabilir; yine de ölüm karşısında hem düşmanımız hem biz yaratılmış, sınırlı insanlarız. Bu gerçek adaleti gereksiz kılmaz; kibri küçültür.

Bir karış ömür, bir soluk insan

Davut, ömrünün Tanrı’nın önünde “bir karış” kadar olduğunu söyler. İbranice arka plandaki ölçü imgesi, insan hayatının küçüklüğünü somutlaştırır. Bir ömür bize içeriden bakınca çok uzun gelebilir: çocukluk, gençlik, iş, aile, kayıplar, yıllar, planlar… Fakat Tanrı’nın sonsuzluğu yanında en uzun insan ömrü bile küçüktür. Mezmurun amacı insanı değersizleştirmek değil, kendimizi sonsuzmuş gibi yaşama yanılsamasını kırmaktır.

Şiir ardından insanı “soluk” gibi tanımlar. Buradaki geçicilik dili, Vaiz kitabındaki hevel dünyasıyla aynı geniş anlam alanını çağrıştırır: nefes, buğu, ele avuca sığmayan geçicilik. Bu, “hiçbir şeyin anlamı yok” demek değildir. Daha çok, kalıcı sandığımız şeylerin elimizden kaydığını söyler. İnsan kendi hayatını mutlaklaştırdığında ölüm onu düzeltir. Tanrı’yı hesaba katarak yaşadığında ise fanilik umutsuzluk değil, bilgelik üretir.

Mezmur art arda üç ayrı geçicilik imgesi kullanarak düşünceyi derinleştirir. “Bir karış” ölçülebilir küçüklüğü vurgular; insan ömrünün Tanrı’nın önünde ne kadar sınırlı olduğunu anlatır. “Soluk” elde tutulamayan ve hızla dağılan hayatı gösterir. “Gölge” ise gerçekten var olan ama kalıcı bir ağırlık taşımayan görüntüyü çağrıştırır. Bunlar aynı şeyi mekanik biçimde tekrarlayan süsler değildir. İnsan hem kısa, hem kontrol edilemez biçimde geçici, hem de kendi sandığından daha az kalıcıdır.

Bu imgeler insan değerini ortadan kaldırmaz. Kutsal Kitap aynı insanı Tanrı’nın suretinde yaratılmış sayar. Fanilik ile değer birbirine rakip değildir. İnsan Tanrı olmadığı için fanidir; Tanrı tarafından yaratıldığı için değerlidir. Bu dengeyi kaybettiğimizde iki hatadan birine düşeriz: Ya kendimizi dünyanın merkezi sanırız ya da geçici olduğumuz için hayatımızın anlamsız olduğunu düşünürüz. Mezmur ikisini de reddeder.

Ölüm bilinci böylece hayatı küçültmek yerine yoğunlaştırabilir. Sınırlı zaman, sevgiyi daha gereksiz değil daha kıymetli yapar. Verdiğimiz sözlerin, kurduğumuz ilişkilerin, yaptığımız adaletin ve tövbe etmek için elimizde bulunan bugünün önemi artar. Fanilik, “nasıl olsa bitecek” diye umursamazlık üretmek yerine “sonsuz değilim; bugün doğru yaşamalıyım” bilincine dönüşebilir.

Altıncı ayet bu geçiciliği mal biriktirme üzerinden görünür hâle getirir. İnsan koşuşturur, servet yığar, fakat sonunda onu kimin kullanacağını bilmez. Mezmur çalışmayı, üretmeyi, miras bırakmayı veya akıllıca tasarruf etmeyi yasaklamıyor. Sorun, biriktirmeyi güvenliğin nihai temeli yapmaktır. Mal gerçek bir araç olabilir ama ölümün önünde efendi olamaz.

Bu nokta Yakup 4:13–16 ile güçlü biçimde yankılanır. Yakup ticari plan yapmayı günah ilan etmez; “bugün ya da yarın şu kente gideceğiz, ticaret yapacağız” diyen kişinin yarın üzerinde mutlak egemenlik iddia etmesini sorgular. İnsan hayatını bir sise benzetir ve planların “Rab dilerse” alçakgönüllülüğü içinde yapılmasını ister. Kutsal Kitap’ın fanilik öğretisi plansızlık değil, Tanrı’dan bağımsızlık iddiasının reddidir.

Mezmur 39’un mal eleştirisi de bu yüzden yoksulluğu romantikleştirmemelidir. Parasızlık, borç, barınma güvencesizliği veya çocuklarının ihtiyaçlarını karşılayamamak gerçek acılardır. “Nasıl olsa her şey geçici” demek, maddi sıkıntı yaşayan kişiye yardım etmemenin bahanesi olamaz. Faniliği görmek, elimizdekini önemsiz saymak yerine onu daha sorumlu kullanmaya çağırır. Mal kalıcı değilse, onu putlaştırmak kadar başkalarının ihtiyacına kapalı tutmak da anlamsızlaşır.

Burada emanetçilik düşüncesi önem kazanır. Sahip olduğumuz şeylerin geçici oluşu, onlarla ne yaptığımızın önemsiz olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, gerçek Sahip biz değilsek kullanım biçimimiz ahlaki bir mesele olur. Para yalnız “benim param”, zaman yalnız “benim zamanım”, beden yalnız “benim bedenim” değildir. Bize verilmiş armağanları nasıl kullandığımız, geçiciliğin içinde Tanrı’ya verdiğimiz cevabın parçasıdır.

Bu bakış, malı küçümseyen ruhsal bir kaçış üretmemelidir. Kutsal Kitap yoksulun korunmasını, işçinin hakkını, borç altında ezilenin gözetilmesini ve komşuya cömertliği gerçek meseleler olarak ele alır. Geçici mallar gerçek insanların gerçek ihtiyaçlarını karşılar. Mezmurun eleştirisi maddenin kendisine değil, maddeye sonsuzluk görevi yüklememizedir. Bir ev barınak olabilir ama ölümden kurtaramaz; birikim kriz gününde yardımcı olabilir ama insanın nihai güvencesi olamaz.

Davut’un düşüncesi burada karanlık bir boşlukta bitmez. Yedinci ayet soruyu doğrudan Tanrı’ya çevirir: “Şimdi ne bekliyorum, ya Rab? Umudum sende.” Faniliğin doğru sonucu nihilizm değildir. “Öyleyse hiçbir şeyin önemi yok” cümlesi mezmurun sonucu değildir. Tam tersine, geçici olanın ortasında kalıcı olanı bulma çağrısıdır.

“Umudum sende” sözü korkunun ortadan kalktığı anlamına da gelmez. Davut aynı mezmurda ölümden, Tanrı’nın darbesinden, günahından ve gözyaşından söz etmeyi sürdürüyor. İman burada duygusal dokunulmazlık değildir. Umut, korkunun söylediği her şeyi inkâr etmek değil, korkudan daha büyük bir gerçeğe dayanmak demektir. İnsan öleceğini bilir; yine de ölümün hayatının son anlamını belirlemesine izin vermeyebilir.

Bu yüzden Hristiyan umudu “nasıl olsa bana kötü bir şey olmayacak” cümlesiyle karıştırılmamalıdır. Mezmur böyle bir güvence vermiyor. Tanrı’ya umut bağlamak, geleceğin ayrıntılarını bilmeden de hayatın Tanrı’nın elinde olduğunu kabul etmektir. Sağlık bozulabilir, planlar değişebilir, birikimler eriyebilir, ilişkiler kaybedilebilir. Umudun nesnesi bu armağanların korunması değil, armağanları veren Tanrı’nın kendisidir.

İnsanın umudu gençlik, sağlık, para, itibar, kariyer, aile düzeni veya siyasi istikrar olduğunda hayatın geçiciliği yalnız tehdit üretir. Bunların hepsi değerli olabilir; ama hiçbiri sonsuz değildir. Davut hayatın küçüklüğünü gördüğünde boşluğa bakmıyor. Tanrı’ya bakıyor. Mezmurun merkezi tam burada değişiyor: “Ben ne kadar yaşayacağım?” sorusu “Kime güveniyorum?” sorusuna dönüşüyor.

Umudum sende: terbiye, gözyaşı ve yabancı gibi yaşamak

Davut umudunu Tanrı’ya bağladığı anda kendi günahını da unutmaz. “Bütün suçlarımdan kurtar beni” diye dua eder. Mezmur 38’de olduğu gibi burada da kişisel acı ile kişisel günah aynı dua içinde bulunur. Bu, her hastalığın veya her kaybın belirli bir günahın doğrudan cezası olduğu anlamına gelmez. Fakat Davut kendi hayatında Tanrı’nın terbiyesini ve kendi suçunu ciddiye alır.

Dokuzuncu ayette yeniden sessizlik dili gelir: “Sustum, ağzımı açmadım; çünkü bunu sen yaptın.” İlk ayetlerdeki sessizlikle bu sessizlik aynı tonda değildir. Önceki suskunluk içte ateş büyütüyordu. Buradaki susuş ise Tanrı’nın egemenliğini tanıyan teslimiyet taşır. Yine de bunu kadercilik olarak okumamak gerekir. Davut aynı anda Tanrı’ya konuşuyor, darbenin kalkmasını istiyor, gözyaşlarının duyulmasını diliyor. “Sen yaptın” demesi “artık dua etmeyeceğim” anlamına gelmiyor.

Bu ayrım özellikle acı çeken kişilere uygulanırken korunmalıdır. “Tanrı izin verdi, o hâlde sessizce katlan” sözü insan kaynaklı kötülüğü sürdürmenin aracı hâline getirilemez. Davut’un teslimiyeti dua etmeyi, değişim istemeyi ve kurtuluş aramayı ortadan kaldırmıyor. Tanrı’nın egemenliğine inanmak, kötülüğün bütün insan faillerini masum ilan etmek değildir.

On birinci ayet insanın güzelliği ve değer verdiği şeylerin güve gibi tüketilebildiğini söyler. İmge serttir. Sağlık, güç, görünüş, servet ve saygınlık bir anda kırılabilir. Yine aynı sonuç gelir: “Her insan bir soluktur.” Mezmur insanı küçümsemiyor; insana Tanrı olamayacağını hatırlatıyor.

On ikinci ayette dua daha da kişiselleşir: “Duamı işit, ya RAB, yakarışıma kulak ver, gözyaşlarıma kayıtsız kalma.” Buradaki gözyaşı, mezmurun teolojisini soyut olmaktan çıkarır. Davut fanilik üzerine sakin bir felsefe dersi vermiyor. Bunu ağlayarak öğreniyor. Kimi gerçekler zihne bir kitapla girer; kimi gerçekler ancak kayıp, korku ve bekleyiş içinden geçerken bütün ağırlığıyla anlaşılır.

Ardından kendisini Tanrı’nın önünde “garip” ve “yabancı” diye tanımlar. Bu dil, İsrail’in Tanrı’ya ait toprakta bile nihai mülk sahibinin kendileri olmadığını hatırlatan daha geniş Kutsal Kitap temasına bağlanır. Davut’un 1. Tarihler 29:15 duasında da “Senin önünde garibiz, yabancıyız atalarımız gibi; yeryüzündeki günlerimiz bir gölge gibidir” denir. İnsan sahip olduğunu sandığı dünyada aslında emanetçidir.

Bu dilin antlaşma arka planı daha da eskidir. Levililer 25:23 İsrail’e toprağın temelli satılamayacağını söyler; gerekçe çarpıcıdır: toprak RAB’be aittir, halk ise O’nun yanında yabancı ve konuktur. Böylece “yabancılık” yalnız duygusal bir yalnızlık sözü değildir. Mülkiyetin sınırını belirleyen teolojik bir gerçektir. İsrail vaat edilen ülkede yaşasa bile ülkenin mutlak sahibi değildir.

Bu gerçek, özgürlük yılı düzenindeki ekonomik etiğe de bağlanır. Toprak, borç, yoksulluk ve geri dönüş kuralları insanın sınırsız sahiplik iddiasını frenler. Mezmur 39 bu yasaları açıklamıyor; fakat “garip ve yabancı” dili aynı Tanrı-merkezli mülkiyet anlayışını hatırlatır. Fanilik ile emanetçilik burada buluşur: Hem ömrümüz hem sahip olduklarımız bize sonsuz mülkiyet olarak verilmemiştir.

“Yabancı” olma dili dünyayı değersiz görme çağrısı değildir. Kutsal Kitap yaratılışı Tanrı’nın eseri sayar; beden, iş, aile, adalet ve komşuluk önemlidir. Yabancılık, “burada hiçbir şey umurumda değil” demek değil, “burada hiçbir şey benim mutlak mülküm değil” demektir. Bu bakış insanı sorumsuz değil, daha sorumlu yapmalıdır.

Son ayet ilk bakışta şaşırtıcıdır: Davut Tanrı’dan bakışını üzerinden çekmesini, ölmeden önce yeniden sevinç bulmasını ister. Bu söz, “Tanrı’yı hayatımdan çıkar” duası değildir. Mezmurun tamamı Tanrı’ya yönelmiştir; umudu da Tanrı’dadır. Buradaki sert ifade, Tanrı’nın disiplin edici/ağır bakışının hafiflemesi için yakarıştır. Davut ölüm gelmeden önce nefes almak, yüzünün yeniden gülmesi için merhamet ister.

Kutsal Kitap’ın başka yerlerinde Tanrı’nın yüzünün aydınlanması bereket ve esenlik dili taşır; Çölde Sayım 6:24–26 bunun en bilinen örneklerinden biridir. Mezmur 39’daki son dua aynı ifadeyi kelimesi kelimesine tekrar etmiyor, fakat “bakış/yüz” dünyasının öteki tarafını gösteriyor: Günah altında Tanrı’nın dikkatini ağır disiplin olarak yaşayan kişi, o ağırlığın hafiflemesini istiyor. Bu yüzden son ayetin yönü Tanrı’dan kaçış değil, Tanrı’dan merhamet istemektir.

Burada dua eden kişinin cesareti de dikkat çekicidir. Tanrı’nın elinden acı çektiğini düşündüğü hâlde yine Tanrı’ya gider. Başka bir sığınak üretmez. “Benden uzak dur” diye bağırırken bile bunu Tanrı’ya söyler; yani ilişki kopmuş değildir. Kutsal Kitap ağıtlarının paradoksu budur: Tanrı’dan şikâyet ederken bile Tanrı’yla konuşmayı sürdürürler.

Mezmur böylece kolay bir zafer cümlesiyle bitmez. Düşmanların başına ne geldiğini öğrenmeyiz. Servet sorunu çözülmez. Davut ne kadar yaşayacağını da öğrenmez. Ama duasının yönü nettir. Fanilik onu Tanrı’dan uzaklaştırmaz; Tanrı’ya daha çıplak biçimde bağımlı kılar.

İman bazen bütün sorulara cevap almak değildir; hayatın kısa olduğunu kabul edip yine de “Umudum sende” diyebilmektir. Mezmur 39’un son gücü burada yatar: Faniliği inkâr etmez, gözyaşını susturmaz, Tanrı’nın ağır elini hafife almaz; yine de son güven adresini değiştirmez.

02 — BİRLİKTE ÇALIŞIN

  1. Davut önce diliyle günah işlememek için susuyor, sonra içindeki ateş büyüyünce Tanrı’ya konuşuyor. Sizin hayatınızda bilgece susmak ile acıyı sağlıksız biçimde bastırmak arasındaki sınırı nasıl ayırt edebilirsiniz?
  2. “Ömrüm bir karış kadar” ve “her insan bir soluktur” sözleri sizde korku mu, özgürlük mü, yoksa ikisini birden mi uyandırıyor? Bu gerçek, bugün verdiğiniz hangi kararı farklılaştırabilir?
  3. Davut insanın mal biriktirdiğini ama onu kimin alacağını bilmediğini söylüyor. Para, iş, ev, kariyer veya güvenlik planları ne zaman iyi bir emanet yönetiminden çıkıp umudumuzun yerine geçmeye başlıyor?
  4. Mezmurun ortasındaki “Umudum sende” cümlesi, çevresindeki ölüm, suç ve terbiye dilini silmiyor. Tanrı’ya umut bağlamak sorunların hemen çözülmesi değilse, pratikte ne demektir?
  5. Davut kendisini Tanrı’nın önünde “garip ve yabancı” diye tanımlıyor. Dünyayı değersizleştirmeden, fakat ona sonsuza dek sahipmişiz gibi de yaşamadan yürümek bugün nasıl görünebilir?

03 — HAYATA TAŞIYIN

Susmanız gereken yer ile konuşmanız gereken yeri ayırın

Öfkeyle söylenecek bir söz zarar verecekse beklemek bilgeliktir. Fakat suskunluğunuz korkudan, utançtan veya “kimseye yük olmayayım” düşüncesinden kaynaklanıyorsa, acınızı güvenilir birine ve Tanrı’ya açmanız gerekebilir. Bu hafta sustuğunuz bir konuyu düşünün: Susmak sizi günaha karşı koruyor mu, yoksa içinizdeki ateşi büyütüyor mu? Gerekiyorsa güvenilir bir dost, ruhsal önder, uzman veya yetkili kişiyle konuşun.

Faniliği günlük takviminize sokun

Ölümü düşünmek karamsarlık olmak zorunda değildir. Takviminizde çok yer verdiğiniz ama sonsuzluk açısından çok az ağırlık taşıyan bir şeyi belirleyin. Aynı şekilde sürekli ertelediğiniz ama gerçekten değerli olan bir ilişki, özür, dua, hizmet veya dinlenme alanını seçin. “Bir karış ömür” gerçeği sizi panikle değil, daha bilinçli önceliklerle yaşatsın.

Plan yapın ama planlarınıza tapmayın

Bütçe yapmak, tasarruf etmek, iş kurmak veya gelecek yılı planlamak sağduyudur. Fakat plan bozulduğunda kimliğiniz de çöküyorsa, plan güvenlik aracından kurtarıcıya dönüşmüş olabilir. Yakup’un hatırlattığı gibi “Rab dilerse” sözü yalnız ağız alışkanlığı değil, kontrolün sınırını kabul etmektir. Planınızı ciddiyetle yapın; sonucunu Tanrı’nın eline açık bırakın.

Malınızı geçicilik ışığında kullanın

Biriktirdiklerinizin sonunda başka ellere geçeceğini bilmek sizi savurganlığa değil, cömertliğe çağırabilir. Sahip olduğunuz para, zaman, ev, araçlar ve becerilerden hangisini yalnız kendinizi korumak için kilitlediğinizi sorun. Bu hafta bir kaynağınızı gerçek bir ihtiyaca açın. Fanilik, “hiçbir şey önemli değil” değil; “emanet edilen şeyi sonsuza dek benimmiş gibi tutamam” demektir.

Suçluluğu kimliğiniz hâline getirmeyin

Gerçek bir günah varsa onu adlandırın, mazeret üretmeden itiraf edin ve mümkün olan yerde verdiğiniz zararı onarın. Fakat tövbe ile kendinizi sonsuza dek mahkûm etmeyi karıştırmayın. Mezmurun günahını itiraf eden kişisi yine “Tanrım”, “umudum” ve “kurtuluşum” diyebiliyor. Günahınız gerçektir; Tanrı’nın merhameti de gerçektir.

Gözyaşınızı Tanrı’dan saklamayın

Mezmur 39, teolojisini gözyaşı olmadan kurmuyor. Ağlamayı iman eksikliği saymayın. Kaybınız varsa yas tutun; korkunuz varsa adını koyun. Dua ederken yalnız doğru cümleleri değil, gerçek duygunuzu da Tanrı’nın önüne getirin. Tanrı’ya güvenmek, acınız yokmuş gibi davranmak değil, acınızı O’nun önünde taşımaktır.

“Umudum sende” cümlesini somutlaştırın

Bu cümleyi yalnız zor anda tekrar edilen bir slogan bırakmayın. Şu anda kaybetmekten en çok korktuğunuz şeyi belirleyin. Sonra kendinize sorun: “Bu kaybolursa Tanrı da kaybolmuş olur mu?” Cevabınız hayırsa, korkunuzu küçümsemeden umudunuzun merkezini yeniden adlandırın. Hayat kısa, mallar geçici, beden kırılgan ve gelecek bilinmez olabilir. RAB ise geçici değildir.

Çalışmalarım
ÇEVRİMDIŞI OKUMA

Çalışma metnini antetli PDF olarak indirin

Antet, logo filigranı, indirilme tarihi ve sayfa numaraları otomatik eklenir.

Bu içeriği paylaşın

BİLGİ AĞI

Kutsal Kitap KitabıMezmurlar

Mezmurlar kitabının yayımlanmış bölüm çalışmaları.

Keşfet
Tüm Kutsal Kitap Çalışmalarına Dön